BEN ORAYI BİLİYORUM

BEN ORAYI BİLİYORUM

1990 yılında üniversiteden 4 arkadaş bir İtalya turu yapmaya karar verdik. Okul yıllarından beri birlikte olan, sonrasında evlenmiş bir çift, ben ve Hamdi. Tur öyle çok uzun değil, 10 gün kadar sürecek. Daha hayata yeni atılmışız, dolayısıyla gidiş-dönüş ve konaklama masraflarını en düşük düzeyde tutmamız gerekiyor. Biraz araştırma sonrası eski Yugoslavya Havayolları JAT ile Belgrad aktarmalı bir uçuş bulduk. Aktarmadan dolayı yol biraz uzun sürecek ama neredeyse diğerlerinin yarı fiyatına. O dönemlerde İtalya için vize yok, pasaportumuzu alıp gidebiliyoruz. Ben iki sene kadar önce İtalyan Kültür Merkezi’nde 2 kur İtalyanca kursuna gitmiş olduğum için kendimi kurtaracak kadar İtalyanca konuşabiliyorum.

İlk durağımız Milano. İstanbul’da birkaç sene komşu olarak yaşadığımız aile İtalya’ya geri dönmüş. Onları aradım ve bize hesaplı bir otel buldu. 2 gün orada geçirdik. Sonraki durak Modena ve ardından Floransa. İşte öykü burada geçiyor.

Floransa’da iki gün geçirdikten sonra grup olarak ayrı ayrı yerlere gitmeye karar verdik. Belli bir saate de dönüp buluşacağız. Evli çift Pisa Kulesini görmeye karar verdiler, ben ve Hamdi  ise Floransa’yı keşfetmeye.

Merkezde bisiklet kiralayan bir dükkan vardı. Oradan bisiklet kiralayıp Floransa’yı gezmeye başladık. Tur esnasında dönüş uçağımızın da onaylanması gerekiyor. Yani havayolu firmasını arayıp “Biz uçuyoruz” dememiz gerekli. İtalya’da nerdeyse her yerde telefon kulübeleri var. Meydanlarda, metroda hatta cafelerde bile. Bir yorgunluk kahvesi içmek için bir cafe önünde durduk. Küçük bir cafe, en fazla 5-6 masa var, en dipte de halka açık telefon. İçeride, tezgah arkasında sarışın bir kız var. İtalyanca telefon edip edemeyeceğimi sormaya çalışırken kızın İngilizce bildiğini farkettik. İtalya’da turistik işletmeler hariçinde İngilizce bilen birini bulmak çok zor. İngilizce devam ediyoruz. Telefon işini hallettikten sonra bir masaya oturup kahvelerimizi söyledik. Bu arada İtalyan kız (adı Maria’mış) da bize katıldı sohbet ediyoruz. Sohbet İngilizce ancak Türkçe’si tam aşağıdaki gibi.

Maria — Nereden geliyorsunuz?

Ben — Türkiye.

Maria — Aaa, hangi şehir?

Ben — İstanbul.

Maria — Neresinden? İstanbul’u çok iyi bilirim.

Konuşma bu kadar hızlı devam ederken ister istemez “Şişli” deyiverdim.

Maria — Ben orayı biliyorum, Taksim’den otobüse binince birkaç durak sonra.

Hamdi de ben de donup kalmıştık. İtalya’nın göbeğinde İtalyan bir kız neredeyse evimi biliyor. Sonrasında anlaşıldı ki, Maria en az 10 kez İstanbul’a gitmiş, Laleli piyasasından bir arkadaşı varmış, tüm İstanbul’u gezmişler.

Maria kahvelerin ikram olduğunu söyleyip bize Floransa’yı gezdirmeyi teklif etti. Hemen bisikletleri aldığımız yere bırakıp yürüyerek geri döndük. Maria’nın arabasına bindik ve Floransa’nın neredeyse her yerini gezdik. Fiorentina’nın stadyumunu bile gördük.

“Dünya küçük” derler ya, gerçekten küçükmüş. Sen git Floransa’da telefon etmek için bir cafeye gir, orada neredeyse evini bilen bir kız ile karşılaş.

Telefon numaralarımızı birbirimize verdiğimiz halde Maria ile bir daha hiç görüşemedik.