BEN, BEN, BEN!!!

BEN, BEN, BEN!!!

Seksenli yılların sonlarına doğruydu yanlış hatırlamıyorsam. Şu anda neredeyse her ilçede mantar gibi ortaya çıkan AVM’lerin ilk örneği Galleria, Ataköy’de yeni açılmış, insanlar akın akın görmeye gidiyorlar. Kartal’dan sabahın köründe yola çıkıp İstanbul’un diğer ucuna, yeni alışveriş merkezine gidenler bile var. O dönemlerde İstanbul neredeyse Tekirdağ’a yapışmamışken diğer ucu da o bölgeler sayılıyor.

Sevgili arkadaşım Osman yaklaşık 3 yaşındaki yeğenine o hafta sonu Galleria’ya gitme sözü vermiş. Onu alacak, arabasına bindirecek ve beraber gidecekler. Ancak küçük bir sorun var. Üç yaşındaki bir çocuk o kadar uzun bir yolda arabada rahat duracak mı? Birilerinin beraber gidip özellikle yolculuk esnasında ona göz kulak olması gerekiyor. Doğal olarak o “birileri” ben oldum.

Öğleye doğru yola çıktık. Küçük yeğen arabada rahat durmayacağı için ben onunla beraber arka koltukta oturuyorum. Yaşından kaynaklanan dışarıyı görme isteği ve boyundan kaynaklanan dezavantaj ile küçük yeğen iki, üç dakikada bir ayağa kalkıyor, camdan dışarı bakmak istiyor. Trafikte olduğumuz için bu onun açısından tehlikeli bir durum. Her seferinde anlayabileceği bir dil kullanarak bu durumun tehlikeli olduğunu anlatmaya çalışıp yerine oturmasını sağlıyorum. Ancak olaylar durmaksızın tekrarlıyor.

Küçük yeğenin yine ayakta olduğu bir anda değişik bir yöntem uygulamaya karar verdim.

Ben — Osman, arabada ayakta duran biri mi var?

Osman — Yoo, ben göremiyorum, kimse yok galiba.

Ben —  Bana sanki ayakta biri var gibi geliyor, acaba yanılıyor muyum?

Konuşmalarımızı dikkatle dinleyen küçük yeğen yerinde zıplayıp kendini daha iyi göstermeye çalışarak “Ben, ben, ben!!!” diye bağırmaya başladı. Tabii ki biz de kahkahalarla gülmeye.

Üç yaşındaki çocuğa “kinayeli” bir şekilde laf anlatmaya çalışırsan böyle olur işte. Yıllar sonra bile hatırlanır ve gülünür.