MİSTİK HİKAYELER
1985 yazı, Florya’da kamptayız. Gece saat epey ilerlemiş, gece yarısını çoktan geçmiş. Her yazlık mekanda gece geç saatlerde çoğu şehir efsanesi olan aklın ve mantığın almadığı mistik hikayeler anlatılır ya, kiminin büyük babaannesinin başından geçmiştir, kiminin de eski komşusunun köyde yaşayan dedesinin. İşte böyle bir ortamda herkes bire bin katarak duyduğu ya da uydurduğu bir hikaye anlatıyor. Arkadaş grubumuzdan Şenol ise bu tip hikayelerden çok etkilenen, hatta korkan biri. Değil dinlemek, duymak bile istemiyor. Ancak bizler inadına devam ediyoruz.
Kampta iki tip konaklama imkanı var. Birbirine bitişik beton odalar ve çadırlar. Şenol çadırda ailesi ile birlikte kalırdı. Çadırlar ise o anda bulunduğumuz yere birkaç yüz metre uzaklıkta. Gruptan biri “Beyler artık geç oldu, dağılalım, yarın görüşürüz” deyince Şenol yolda sıkılmamak için kendisi ile çadıra kadar gelmemizi istedi. Hepimiz yalnız gitmekten korktuğu için böyle söylediğini anlamıştık.
Hep beraber Şenol’u çadırına bıraktık. Ancak gece böyle bitmemeliydi. İçimizden birinin önerisiyle Şenol’u korkutmaya karar verdik. Plan yapıldı. Malzeme olarak çarşaf, kemer, pazar sepeti artık ne bulunduysa alındı. Uzun boylu bir arkadaşımız sırtına başka bir arkadaşımızı aldı, üzerlerine çarşaf geçirildi, bel kısmına kemer takıldı, üstteki arkadaşın kafasına da pazar sepeti yerleşti.
Tüm hazırlıklar tamam, sıra uygulamaya geldi. Çadırın yakınına gidip çeşitli uluma sesleri ile korkutmaya çalışıyoruz. Alttaki arkadaşımızın görüş açısı ise pek yeterli değil. “Sağdaki taşa dikkat et, iplere takılma” gibi yönlendirmelerle yürümeye çalışıyor. Derken beklenen son gerçekleşti. Alttaki arkadaşımızın ayağı çadırın iplerine takıldı ve ikisi birden çadırın ön tarafındaki tentenin üzerine düştüler. Tente yıkıldı, çadırın içinden korku dolu çığlıklar yükseldi. Biz de anında koşar adımlarla çadırın yanından uzaklaştık.
Şenol’un bugün bile olayın faillerinin bizler olduğunu bildiğini sanmıyorum.