ÖLÜLER ISIRMAZ
80’li yılların sonuna doğruydu yanlış hatırlamıyorsam. Üniversitenin Mezunlar Derneği kapısının birkaç sokak ilerisinde bir cafe-bar, restoran vardı. Sahibi de okuldan. Ara sıra grup halinde gidiyoruz, hatta personel sıkıntısı olduğu için yardım bile ediyoruz. Sık gittiğimiz yerlerden biri olmuş. Mekanın sahibi evlenmeye karar vermiş, hazır cafe-bar, restoran var, haliyle düğün de orada olacak.
Sevgili arkadaşım Hamdi ile konuşup anlaştık. Restoranda buluşacağız. Sonrasında Arnavutköy’deki evine gideceğiz, ben de onda kalacağım.
Saati geldiğinde hepimiz oradayız. Şık giyimli kızlar, takım elbiseli erkekler. Tam bir düğün ortamı. Mekan “bar” olunca içecekler de ücretsiz tabii ki. Hem de bir duvar dolusu. İstediğimizi alıp kendimiz doldurup içiyoruz. Yavaş yavaş çakır keyif olmaya başlamışız.
Gecenin sonuna doğru davetliler birer birer ayrılmaya başladı. Yakınlardaki bir taksi durağından devamlı olarak araçlar geliyor, gidiyor ancak bize henüz sıra gelmiş değil. Üstelik taksilerin gelme süreleri de uzamaya başlamış. Ben de, Hamdi de biraz fazla kaçırmış durumdayız, saat neredeyse ikiye geliyor.
Ben — Abi ya, bu saatte buraya taksi gelmez artık. Aşiyan’a doğru aşağı gidelim, orada ana caddede taksi buluruz. Hem yürüyünce de biraz açılmış oluruz.
Hamdi — İyi fikir sahiden.
Aşiyan’a doğru yürümeye başladık. Öyle kısa bir yol da değil, en az 20 dakikadır yürüyoruz. Okulun Aşiyan kapısını geçtik, biraz aşağıda sol tarafımızda Aşiyan Mezarlığı’nın kapısı var. Sağ tarafımızda ise zifiri karanlıkta göremediğimiz bir köpek hırlaması. Havlasa daha az korkacağım ama hırlıyor, üstelik göremediğimiz bir köpek. Biraz ileride caddenin ışıkları görünüyor, neredeyse yüz metre kalmış. Ancak ikimizde de ilerleyecek cesaret yok. Bu noktadan sonra geri de dönülmez.
Ben — Mezarlığın kapısından içeri girelim, alt kapıya kadar yürüyüp oradan çıkarız. Zaten caddeye gelmiş olacağız.
Hamdi — Gecenin ikisinde mezarlıktan mı geçeceğiz?
Ben — Köpekler ısırır ama ölüler ısırmaz!
Aşiyan Mezarlığı’nın ana kapısından içeri girip aşağı doğru yürümeye başladık. Ortalık karanlık, sadece hafif bir ay ışığı var. Mezarların arasındaki yolları el yordamıyla bulmaya çalışarak ilerliyoruz. Derken ileride mezarlığın alt kapısı göründü. Adımlarımız sıklaştı, artık yolda ilerlemeye çalışmıyoruz, adımlarımız nereye denk gelirse basıp geçiyoruz.
Alt kapıya geldik. Geldik gelmesine de bizi çok büyük bir sürpriz bekliyor, kapı kilitli. Kapının demirleri kalın bir zincir ile sarılmış, koca bir asma kilit ile emniyete alınmıştı. Ne yapacağımızı düşünürken birden en alttaki mezar taşının biraz yüksek olduğunu farkettik. Üzerine çıkarsak mezarlık duvarını aşıp aşağı atlayabilirdik. Öyle de oldu. Duvarın üzerine çıktık ve cadde tarafına doğru aşağı atladık. Caddeye ulaşmıştık.
Atlar atlamaz Hisar tarafından bir taksi geldiğini gördüm. Eminim taksi şoförü de bizi gördü. Hemen durması için işaret ettim. Durdu ve ikimiz de arka koltuğa oturarak bindik.
Taksi şoförü yola bakacağına aynadan bize bakıyor. Düşünsenize gecenin ikisinde mezarlık duvarından takım elbise giymiş iki adam atlıyor ve arabasına biniyor.
Şoför — (Besmele çekerek) Abi nereye gidiyoruz?
Ben — Arnavutköy.
Şoför — Abi, şey. Yani siz...
Ben — Yokuştan iniyorduk, köpek vardı. Korktuk mezarlıktan yürüdük.
Adam inandı mı, inanmadı mı bilmiyorum ama Aşiyan’dan Arnavutköy’e kadar yola bakacağına aynadan bize bakarak arabayı sürdü.